Menu Content/Inhalt
09 Ocak 2009, Cuma
BÜTÜN DERNEKÇİLERE İTHAF OLUNUR Yazdır E-Posta
04 Mayıs 2007, Cuma

Her şeye rağmen onlar orada, gerçek evleri olan derneklerinde haddinden fazla acımasız bir misyonun ağırlığıyla ihmal ettikleri özel hayatları, yorulmuş zihinleri ve gözleri önünde yok olan bir kültürün son nöbetçileri olduklarının farkındalığından kaskatı kesilmiş bilinçleriyle değerli bir mirası devredecekleri ruh ikizlerini ağırbaşlı bir sessizlikle bekliyorlar. Onlar “Dernekçiler.” Hepimizin onlara asla ödeyemeyeceği bir borcu var. ZEHRA AÇİÇBE

BÜTÜN DERNEKÇİLERE İTHAF OLUNUR 

Adapazarı Kafkas Kültür Derneğine babam tarafından götürüldüğüm ilk gün 8-10 yaşlarındaydım sanırım. Genç bir babam yoktu benim, o vakitlerde orta yaşı çoktan geçmişti. Bizdeki evlilik yaşı ortalaması hakkında söylenecek çok şey var ama başka bir yazı konusu bu…

Anlatmak istediğim babam ve onun yaş grubu öyle yeniyetme heyecanlarla dernekçilik yapacak çağlarda değillerdi. Belki yada kuşkusuz bu nedenle dernek sözü hiçbir zaman bende bazılarına olduğu gibi yabancı çağrışım yapmadı.

Hangi şehirde olursa olsun gittiğim derneklerde ilk işim kurucuların, buraya emek vermiş ve arık çoğu hayatta olmayan insanların fotoğraflarına bakmak olur. Bu eski ve siyah beyaz fotoğraflar bana çağdaşı olduğu Kafkasyalılardan farklı olarak belli duyarlılıkları sahiplenmiş ve “bir şey başarmış” bu insanların olağanüstü ve çok değerli bir tarafa sahip olduklarını düşündürür.

O yüzlere tek tek bakarken aynı amaç için çalışan insanların ortak bir aidiyet ve tapınma duygusuna sahip olduklarını hissederim. Onları birbirlerine kan bağı akrabalıklarından daha fazla yakın kılan olgu aynı ideal etrafında toplanabilmeleridir.

Onlar bilmediğimiz eski zamanlarda, çoğunlukla şaşırtıcı bir başarıyla, bazen sevilesi bir acemilikle aralarında topladıkları mütevazı paralarla arsalar alıp satarak, dernek yatırımlarını kendi paraları gibi en iyi şekilde değerlendirerek çatısı altında toplandığımız kurumların temellerini attılar.

Bugün derneğimiz diyebileceğimiz mekanlarda onların bin bir zahmet ve emekle, kişisel dostluklarını ve toplumdaki saygınlıklarını yitirebilme pahasına bazen kapı kapı dolaşarak topladıkları yardımlar sayesinde oturabildiğimizi nasıl yadsıyabiliriz?

Yakın zamanda İstanbul’daki derneklerin kuruluşuyla ilgili görüştüğüm insanların hatıralarından ve kendi gözlemlerimden yola çıkarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; bu kurumlar kendilerine ait mekanlarda, rahatlıkla görüşüp konuşarak birbirlerini bulmak ve daha çok büyük şehirlerde kaybedilmekten şiddetle korkulan bir kimliği ayakta tutabilmek fikrinden doğmuştu.

Bu insanların sürekli tekrarladıkları ve acıyla hissettikleri bir gerçekleri vardı; hızla kayboluyoruz. Ve bu gerçekten yola çıkarak vardıkları sonuç şuydu; kendimize ait bir derneğimiz olmalı. Bize çağrıştırdığı özelliklerle bir insan tipi oluşturan “dernekçi” tabirinin bizden başka toplumlarda aynı şekilde kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum ancak bu tanım Çerkes toplumunun “cemiyetçilik” hasletiyle ve toplumsal olaylara katılımıyla yakından ilgili görünüyor.
Sivil toplum denen olgunun incecik bir ip gibi akmaya çalıştığı ve sık sık kesildiği bir ülkede, türlü zorlukları göğüsleyerek ve kıt kaynaklarla “dernekçilik” yapmak çok da kolay olmasa gerek.

Günümüzde derneklerimiz bazılarımıza fazla eprimiş, misyonunu yerine getirmekten uzak ve vizyonsuz görünüyorsa bütün bunların suçunu sürekli kendimize yüklemeyi çok anlamlı bulmuyorum.

Evet çoğu zaman doğruluk payı bulunan bu eleştirileri yüklenebilmek için içinde yaşadığımız toplumun çok verimli, çeşitliliğe sahip ve yaratıcı bir sivil geleneğe sahip olması gerekir ki bu hepimizin bildiği nedenlerden ötürü böyle değil.

Eleştiri yapabilme hakkına sahip olabilmek için ise beğenmediğimiz ve acımasızca hırpaladığımız derneklerde, “şu kadar zaman ve şu kadar emek harcayarak” çeşitli şekillerde bizzat çalışmış olmamız ilk ve en temel şarttır kanımca.

Aidatını ödeme zahmetine katlanmayan ve her zaman farklı beklentiler içinde bulunan üyeler, şişkin faturalarından dolayı çoğunlukla kapalı bir telefon ve her zaman arızalı bir faks cihazı, bakım ve onarımı için büyük paraların gerektiği dernek binalarından sorumlu Kafkasya’dan önemli bir misafir gelmesi söz konusu olduğunda akan çatının kabusuyla uyanan başkanlar, ekibe bilmem kaçıncı defa yine kaybolacak kostümler sağlamak zorunda kalan yönetim kurullarına yukarıdaki suçlamaları atfederken elimizi vicdanımıza koymamız gerekmez mi?

Üstelik bu yönetim kurullarına seçilen kişilerin çoğu hayatlarında ilk defa mazbatalarını almak için emniyet müdürlüğü dahil birçok kurumun kapısında tuhaf bir şekilde karşılanarak dernek denen ne idüğü belirsiz yerlere üye olan şüpheli kişi muamelesi görüyorlarsa ve insanı canından bezdiren uzun formalitelere tabi tutuluyorlarsa bu görevleri koşa koşa kabullenmelerini beklemek haksızlık değil de nedir?

Yine üstelik bu yönetim kurullarını bekleyen sorunların devasalığı düşünülecek olursa konu daha iyi anlaşılır sanırım: Aniden patlak veren ve tüm bölgeyi sarıp sarmalayacak bir savaşta -Abhazya yada Çeçenistan- diasporanın temsilcileri olarak Dışişleri, Basın Yayın vs. den sorumlu oluvermek, tüm dünyanın saran küreselleşme dalgası karşısında asimilasyona karşı çareler aramak, kaybedilen diller, federasyonlaşma süreci…

Yazmakla tükenmeyecek sorunlarla mücadele etmesi beklenen yönetim kurullarından genel bir manzara:

Farklı ideolojileri yüzünden birbirinin gözünü oymaya hazırlanan “nihayet buradayım”cılar, “parası neyse verelim”ciler, gerçekten “sorumlular” böyle bir görevde ilk defa bulunduğu için “şaşkın yeniler”, yıllardır aldıkları görevi kanıksamış “bin yıllık tecrübeliler”, her şeye boş veren “şahane tembeller”, hiçbir toplantıya katılmayan “ultra sorumsuzlar”, “ekipçiler”, “kültürcüler”, “haluj”cular, yıl sonunda mutlaka dargın en az iki kişi…

Üyelere gelince:

Derneğin sahibini o anki yönetim zannederek mükemmel “zehes”ler talep eden gençler, kızacak bir merci bulmanın rahatlığıyla sürekli fırça çeken “büyükler”, yapılan organizasyonlara eleştiri yapma cüretini gösteren “derneğe ilk defa geliyorum ama”cılar, yemeklerin lezzetinden şikayetçi olanlar, dernek yönetimlerine illallah dedirten “Kafkasyalı folklor hocaları” (istisnalar hariç), “o dernekte bana biri yan baktı”cılar…

Yani kısaca camia dediğimiz hepimiz.

Geçenlerde bir yazıda ülkelerin tuvalet hijyenlerinin o ülkenin gelişmişlik düzeyini gösterdiğini okuyunca tuvaletlerimizin değil ama ısınma sorunumuzun bizim için bir gösterge olabileceğini düşündüm. İyi ısıtılmamış derneklerde soğuk nedeniyle iki kez ciddi rahatsızlık geçirmiş biri olarak en azından sıcak ve bir takım mütevazı lükslere sahip Kafkas Kültür Dernekleri yaratabildiğimiz ölçüde gelişmişlik yada duyarlılık düzeyimiz ölçülebilir.

Özellikle büyük şehirlerde çehresi yavaş yavaş değişmeye başlayan derneklerimizin gerçek misyonlarını yerine getirebilmelerinin pek çok şartından biride toplumun maddi imkan ve duyarlılığının gelişmesi olduğunda çoğu kişi hemfikirdir sanırım.

Tüm olumsuzluklara rağmen her yörede, sayısı bir elin parmağını bulmayan ve neredeyse ölümcül bir duyarlılıkla “mesele” yi sahiplenen yorgun ama darılmamış “dernekçi”lerin varlığı tuhaf bir güven veriyor insana. Çoğu kez hayatın kendilerine çokta cömert davranmadığı bu şövalye mizaçlı insanlar ellerinden gelse tanıdıkları her yeni Çerkes’e Kafkasya sevgisi aşılamak için yaşamlarının kendileri için faydalı olan alanlarında göstermedikleri bir sabırla didinirler.

“21 Mayıs’ta sürgünün yıldönümü” “Dernekte yemek var, haberiniz var mı?” “Ekip çalışması”…

Büyük ihtimalle karşısındakinin ilk defa duyduğu etkinlikleri haber verirken o insanın kalbini ve ruhunu iki eliyle açarak Çerkes’likle ilgili bildiklerini aktarmak için çabalarken hüzün yanı başımızda nöbet tutar.

Galiba “Dernekçilere” en çok yakışan hüzündür.

Her şeye rağmen onlar orada, gerçek evleri olan derneklerinde haddinden fazla acımasız bir misyonun ağırlığıyla ihmal ettikleri özel hayatları, yorulmuş zihinleri ve gözleri önünde yok olan bir kültürün son nöbetçileri olduklarının farkındalığından kaskatı kesilmiş bilinçleriyle değerli bir mirası devredecekleri ruh ikizlerini ağırbaşlı bir sessizlikle bekliyorlar.

Onlar “Dernekçiler.” Hepimizin onlara asla ödeyemeyeceği bir borcu var.

Açiçbe Zehra TORUN

 

 
< Önceki   Sonraki >